Modern Bir Sisifos: John Wick

John Wick'i izlerken önce kayıp, sonra intikam, sonra bir hayatta kalma hikayesiyle karşılaşırız. Ama filmleri biraz daha dikkatli izlediğimizde asıl meselenin bu olmadığını fark ederiz. John'un asıl derdi bir insanın kendine ait bir hayat kurma isteği ile onu geçmişine geri çağıran düzen arasındaki çatışmadır. Bir zamanlar Helen'le birlikte suç dünyasından çıkmış, başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmıştır. Helen öldüğünde çöken sadece bir aşk değildir, John'u geçmişinden uzak tutan bütün anlam da onunla birlikte gider. Geriye bıraktığı köpeğin öldürülmesi ise küçük bir zulüm değildir. John'un yasını tutabileceği, şiddetin dışında kalabileceği son yer de böylece ortadan kalkar. John bu yüzden yalnızca eski mesleğine dönmez. Kendi hayatından çıkıp High Table'ın borç, kural ve tekrardan ibaret dünyasına yeniden girer.
Bu nedenlerden dolayı John Wick, özgürleşen bir kahramanın hikâyesi değildir. Özgür olmak için başvurduğu her eylemle kendi tutsaklığını yeniden kuran bir adamın hikâyesidir. Karşısındaki düşmanlar tek tek yenilebilir. Viggo, Santino, Marquis de Gramont, hepsi ortadan kalkar. Ama onları var eden düzen kalır. John bir kişiyi durdurabilir, sistemi değil. Her zaferin ardından yeni bir borç, her kaçışın ardından yeni bir takip çıkar karşısına. Tıpkı Sisifos gibi.
Camus'nün Sisifos'u kayanın yeniden yuvarlanacağını bilir ve yine de taşımayı sürdürür. John'un kayası ise geçmişidir. Suç dünyasının dışına her çıkma girişimi, geçmişte verdiği bir söz tarafından geri çekilir. İlk filmde her şey bitmiş gibi görünür. İkinci filmde kan yemini (marker) ortaya çıkar ve John'un özgürlüğü, bir zamanlar özgürlüğü için kabul ettiği borç yüzünden elinden alınır. Sistemden çıkmak için yine sistemin araçlarını kullanmıştır. Tam da bu yüzden hiçbir zaman bütünüyle dışarı çıkamaz.
Taşı her seferinde aynı şekilde düşmez. Bir yemin, bir ödül, Continental'ın kuralları, High Table'ın hükmü... Ama sonuç aynıdır. John yeniden yürür, yeniden savaşır, yeniden öldürür. Merdivenler, uzun koridorlar, bitmeyen geçitler bu yüzden filmde bu kadar sık görünür. Yüzlerce basamağı çıkıp yeniden aşağı yuvarlandığı o sahne aslında bütün hikâyeyi özetler. Zirveye yaklaşır, düzen onu başa döndürür. Ama John'u Camus'nün kahramanından ayıran bir şey var. Sisifos, yazgısının farkına vardığı anda bir tür iç özgürlük kazanır; taşı durduramaz ama kendi bilinciyle tanrılara üstün gelir. John ise döngünün farkındadır, farkında olmasına rağmen kendini şiddetten ayrı bir varlık olarak kuramaz. Sisteme başkaldırır, kuralları çiğner, High Table'ı reddeder. Ama bütün bunları sistemin ona öğrettiği dille yapar. İsyanı yeni bir yaşam biçimi doğurmaz. Yalnızca düzenin şiddetini daha büyük bir şiddetle kendine döndürür.
Burada da biraz Sartre'ı hatırlamak gerekir. İnsan koşullarını seçmez ama koşullar karşısındaki tavrından sorumludur. John'un geçmişi, borçları, High Table'ın kuralları onu daraltır ama seçimlerini yok etmez. John her seferinde karar verir: geri dönmeyi, yeminini tutmayı, kuralları çiğnemeyi, kaçmayı, savaşmayı, düelloya çıkmayı seçer. Bu seçimler onu özgürleştirmek yerine çoğunlukla aynı kimliği yeniden üretir.
İnsanla efsane arasındaki çizgi de böyle silinir. Helen'in sevdiği John, ev kurabilen, sevgi içinde kendini yeniden tanımlayabilen bir insandır. Suç dünyasının tanıdığı John Wick ise adı kendisinden önce giden, bedeni görülmeden korkusu hissedilen, neredeyse doğaüstü bir figürdür. Bir dünyada John bir insan, ötekinde bir söylenti ve bir ölüm vaadidir.
Bu başarısızlık ya da çelişki yalnızca dışarıdan gelen baskıyla açıklanmaz. John eski kimliğinden ayrılmak ister ama o kimliğin verdiği kesinlikten de vazgeçemez. Helen'le kurduğu hayat sevgiye, kırılganlığa, kaybetme ihtimaline açıktır. Baba Yaga kimliği ise çok daha basit bir düzen sunar: hedef, kural, silah, borç, tercih ve sonuç. Duygularını anlatmak zorunda değildir, bedenini harekete geçirmesi yeter. Şiddet böylece yalnızca hayatta kalmanın değil, acıyla yüzleşmemenin de aracına dönüşür. Yas konuşulamadığında beden konuşur; hatıralar dile gelmediğinde silahlar devreye girer.
Nietzsche'nin borç, suç ve vicdan üzerine söyledikleri bu dünyayı anlamak için tuhaf bir netlik sağlar. Bu dünyada hiçbir şey karşılıksız kalmaz. İyilikler, sözler, yardımlar ileride tahsil edilmek üzere kaydedilir. Marker sadece bir yemin işareti değildir; kişinin geçmişteki kendisi tarafından geleceğine konmuş bir ipotektir. John değişmiş, başka bir hayat kurmuş olsa da geçmişte verdiği söz hâlâ geçerlidir. Sistem dönüşme hakkı tanımaz. Bu yüzden suçluluk burada vicdani bir mesele değil, ödenmemiş bir borçtur. John'un öldürmesi ya da bir kuralı çiğnemesi, doğru ya da yanlış olduğu için değil, düzendeki karşılığına göre değerlendirilir. Continental'da birini öldürmek yasaktır, çünkü öldürmek kötü olduğu için değil, o mekânın kuralını bozduğu için yasaktır. Aynı eylem başka bir yerde ödüllendirilebilir. Ahlakın yerini protokoller ve kurallar, vicdanın yerini hesaplar, bağışlamanın yerini tahsilatlar alır.
High Table'ın gücü tam da burada görünür. Bu yapı yalnızca emir veren bir merkez değildir; insanların bedenini, ilişkisini, mekânını düzenleyen bir ağdır. Foucault'nun tarif ettiği iktidar gibi, yalnızca yukarıdan aşağıya baskı kurmaz. Oteller, madeni paralar, yeminler, terziler, doktorlar, silah satıcıları hep aynı düzenin parçasıdır. High Table her yerde fiziksel olarak bulunmak zorunda değildir, çünkü insanlar onun kurallarını gündelik hayatlarında zaten yeniden üretirler.
John bu düzenin hem kurbanı hem de en kusursuz ürünüdür. Onu avlayan sistem, ona hayatta kalmak için gereken her şeyi öğretmiştir. Silah kullanışı, bedensel disiplini, acıya dayanıklılığı kişisel bir özellik gibi görünse de aslında uzun bir eğitimin sonucudur. Bedeni özgürlük mücadelesinin aracı olduğu kadar, iktidarın üzerine yazıldığı bir yüzeydir. Yaralanır, dikilir, iyileşir, yeniden göreve gönderilir. Değeri yaşayabilmesinden çok, işlevini sürdürebilmesiyle ölçülür. Bu yüzden John'un dayanıklılığı ilk bakışta göründüğü kadar özgürleştirici değildir. Her darbeden sonra ayağa kalkması bir irade gibi görünür ama zamanla bu, sistemin ondan beklediği otomatik bir tepkiye dönüşür. Duramaz, çünkü durmak yalnızca yenilgi değil, yıllardır kendini tanımlayan kimliğin dışına çıkmaktır. Beden, yaşamın taşıyıcısı olmaktan çıkıp efsanenin devamını sağlayan bir makineye dönüşür.
"Hayatta kalmak" ile "yaşamak" arasındaki fark tam da burada belirir. John fiziksel olarak neredeyse öldürülemez. Kurşundan, bıçaktan, düşmelerden, tüm darbelerden kurtulur. Ama her hayatta kalış onu yaşamak istediği hayattan biraz daha uzaklaştırır. Yaşamak sadece kalbin atması değildir; gelecek tasarlayabilmek, birine bağlanabilmek, geçmişin tekrarından farklı bir zaman kurabilmektir. John'un zamanı ilerlemez. Helen'den sonra kurabileceği yeni bir gelecek olmadığı için sürekli geriye döner.
Helen'in hatırası da bu yüzden ikili bir yük taşır. Bir yandan John'daki insanlığın son dayanağıdır, sevildiğini ve şiddetten başka bir hayatı yaşayabildiğini hatırlatır. Öte yandan onu kaybın anına kilitleyip zamanın ilerlemesini engeller. John, Helen'i unutmamakla hayatını onun yokluğu etrafında dondurmak arasında sıkışır kalır. Köpek, araba, ev, yüzük... hepsi bu yüzden sadece birer nesne değil, kaybedilen hayattan geriye kalan kırıntılardır.
Evinin yıkılması da bu yüzden serinin en güçlü anlarından biridir. Ev, suç dünyasının dışında kurduğu tek kişisel alandı. Onunla birlikte geri dönebileceği somut bir yer de kalmaz artık. Bundan sonra otellerde, çöllerde, sürekli değişen şehirlerde yaşar. Her yerdedir ama hiçbir yere ait değildir. Continental ona geçici bir sığınak verir ama ona ait olacağı bir ev vermez. Continental'ın güvenliği şefkate değil, kurala dayanır. Ev seni olduğun gibi kabul eder; otel yalnızca kurallara uyduğun sürece orada bulunmana izin verir.
Serinin sonunda John'un özgürlük arayışı bir zaferden çok bir tükenişe benzer. High Table'ı yok edemez, ama onun izin verdiği bir düello aracılığıyla kendi çıkışını yaratmaya çalışır. Bu bile ironiktir aslında: özgürlük hâlâ sistemin tanıdığı bir yol üzerinden aranır. John düzeni aşamaz ama çatlaklarını kullanır. Elde ettiği şey yeni bir hayatın güvencesi değil, kendisi hakkında son kez karar verebilmiş olma ihtimalidir.
Mezar taşına yazılmasını istediği "Loving Husband" ifadesi, Baba Yaga efsanesine karşı verdiği son ve en sessiz cevaptır. Suç dünyası onu kaç kişi öldürdüğüyle, High Table borçlarıyla tanımlar. John ise sonunda Helen'i sevmiş bir adam olarak hatırlanmak ister. John bu sahnede ilk kez ne kadar güçlü olduğunu değil, kim olmak istediğini söyler.
John Wick, ölmek istemeyen bir adamın hikâyesi değildir. Yeniden yaşayabileceği bir kimlik arayan ve bunu başaramadıkça bedenini mücadeleye sunmaya devam eden bir adamın hikâyesidir. Trajedisi ölüme yakın olmasından gelme. Asıl trajedi her ölümden kurtulduğunda kendi hayatından biraz daha uzaklaşmasında gizlidir. High Table onun yalnızca davranışlarını değil, zamanını, bedenini, kimliğini de ele geçirir. Özgürleşmek için savaşır ama kullandığı her silah onu kaçmaya çalıştığı dünyanın diline yeniden bağlar.
Modern bir Sisifos olarak John, kayasını taşımayı sürdürür. Ama o kaya artık kader ya da geçmiş değildir, kendi efsanesidir. Her ayağa kalkışında bu efsaneyi biraz daha büyütür, insan olan tarafını biraz daha görünmez kılar. Belki de özgürlüğe giden tek yol taşı zirvede tutmak değil, artık taşımamayı seçmektir.
İnsanı hayatta tutan mücadele, aynı zamanda onu yaşayamaz hâle getiriyorsa, savaşarak mı özgürleşir, yoksa özgürlük savaşmayı bıraktığında mı başlar?




Yorumlar