top of page

Hayatın Kenarındaki İnsanlar: Jarmusch ve Kaurismäki

Yazarın fotoğrafı: MOY
MOY
19 Ağu
3 dakikada okunur

Jim Jarmusch’un Night on Earth filminin Helsinki bölümünü izlerken Aki Kaurismäki’yi düşünmek neredeyse kaçınılmazdır. Karın altında ilerleyen bir taksi, sarhoş adamlar, kötü geçen hayatlar ve bütün bunları soğukkanlı bir şekilde kayda alan bir kamera… Üstelik Matti Pellonpää ve Sakari Kuosmanen gibi Kaurismäki sinemasının tanıdık yüzleri de oradadır. Sanki Jarmusch bir anlığına Kaurismäki’nin dünyasına uğramıştır. Fakat iki yönetmen arasındaki yakınlık sadece Helsinki bölümüyle sınırlı değildir. İkilinin ortak yanı, kameralarını çevirdikleri insanlarda ortaya çıkar.

Jarmusch da Kaurismäki de dünyanın merkezindeki insanlarla pek ilgilenmez. Onların filmlerinde büyük kariyerler, olağanüstü başarılar ya da dünyayı değiştirecek kahramanlar yoktur. Daha çok bir yerlere geç kalan, yanlış yerde duran, işini kaybeden, ne yapacağını tam olarak bilmeyen insanlar vardır. Garsonlar, şoförler, işçiler, işsizler, suçlular, yalnızlar, göçmenler, başarısız âşıklar… Yani hayatın büyük anlatılarında kendilerine pek yer bulamamış olanlar. Belki de bu nedenle iki yönetmenin karakterlerine kolayca kaybedenler diyebiliriz. Oysa filmler biraz daha dikkatli izlendiğinde bu kelime yetersiz kalır. Çünkü Jarmusch ve Kaurismäki için asıl mesele insanların ne kazandıkları değil, kaybettikten sonra neyi koruyabildikleri, nasıl koruyabildikleridir.

Bir insan işini, eşini, sevgilisini, parasını, geçmişini hatta bazen kimliğini kaybedebilir. Fakat hâlâ bir başkasına yardım edebiliyor mu? Hâlâ merhamet gösterebiliyor mu? Hâlâ yanında oturan yabancıya yer açabiliyor mu? İki yönetmenin insanlığa dair umudu tam da burada saklıdır.

Bu umut büyük değildir. Hatta çoğu zaman fark edilmesi zordur.

Kaurismäki’nin filmlerinde insanlar birbirlerine uzun uzun duygularını açıklamazlar. Sessizlik onun sinemasında yalnızca karakterlerin özelliği değil, başlı başına bir anlatım biçimidir. Bir kapının önünde beklemek, birini işe almak, bir tabak yemek vermek ya da sadece birinin yanında durmak yeterlidir. The Man Without a Past’ta hafızasını kaybetmiş bir adamın yeniden hayata tutunmasını sağlayan şey büyük bir mucize değil, toplumun kenarında yaşayan başka insanların küçük yardımlarıdır. Fallen Leaves’de iki yalnız insanın birbirine yaklaşması da büyük romantik jestlerden değil, aksiliklerin arasından geçebilen küçük bir ısrardan doğar.

Jarmusch’un dünyasında da ilişkiler çoğunlukla yabancılar arasında kurulur. Down by Law’da aynı hücreye düşen insanların ya da Night on Earth’te birkaç kilometrelik yolculuk boyunca aynı arabayı paylaşan taksici ile yolcunun yakınlığı bunun örnekleridir. Onun filmlerinde insanlar çoğu zaman birbirlerinin hayatına tesadüfen girer ve yine tesadüfen çıkarlar. Ama bu kısa karşılaşmalar önemsiz karşılaşmalar demek değildir. Bazen bir insanın hayatında yıllarca kalanlardan, onunla birlikte olanlardan çok, bir gece karşılaşıp kaybettiği biri iz bırakabilir.

Jarmusch ile Kaurismäki’nin sinemalarının melankolisi de biraz buradan gelir. Her şey geçicidir. İnsanlar gelir, gider; trenler kalkar, arabalar uzaklaşır, barlar kapanır. Fakat o kısacık karşılaşmanın değeri tam da geçici oluşundan doğar. İki yönetmenin mizahı da burada birbirine yaklaşır. Karakterlerinin başına korkunç şeyler gelebilir ama kamera bizim adımıza üzülmez. Acı büyütülmez, duygu teşhir edilmez. Bir insan hayatının en kötü gününü yaşarken sahnenin içinde aynı anda tuhaf biçimde komik bir şey bulunabilir. Bu yüzden Jarmusch ve Kaurismäki’de gülerken çoğu zaman hafif bir rahatsızlık hissederiz. Komik olan kişinin acısı değildir; hayatın kendisindeki saçmalıktır. İki yönetmenin karakterleri de bu saçmalığa büyük cümlelerle karşılık vermez. Sigara yakarlar, içkilerinden bir yudum alırlar, biraz beklerler ve yaşamaya devam ederler. Belki de onları birbirine en çok yaklaştıran şey bu tavırdır: hayata karşı gösterişsiz bir direnç.

Bu noktada iki yönetmen arasında önemli bir fark olduğunu söylemek gerekir. Jarmusch’un sineması hareket hâlindeki insanları sever. Onun sinemasında yollar, trenler, arabalar, oteller ve yabancı şehirler sürekli karşımıza çıkar. Stranger Than Paradise’dan Broken Flowers’a kadar karakterler bir yerden başka bir yere giderler. Fakat bu yolculukların sonunda mutlaka dönüşmüş olmazlar. Bazen yüzlerce kilometre gitmek, insanın kendisinden kaçmasına yetmez.

Kaurismäki’nin insanları ise daha çok bekler. Bir masada, bir barda, bir işyerinde, bir otobüs durağında…

Jarmusch’un karakterleri dünyada dolaşarak kendilerine yer ararken Kaurismäki’nin karakterleri oldukları yerde kalıp dünyanın kendilerine bir yer açmasını bekliyor gibi görünür.

Biri hareketin, diğeri bekleyişin sinemasını yapar. Ama ikisinin insanları sonunda aynı noktaya varır: aidiyetin coğrafi bir mesele olmadığını anladığımız yere. Belki bu nedenle gece iki yönetmene de çok yakışır. Gündüz insanlardan ne olduklarını söylemelerini ister. Mesleklerimiz, görevlerimiz, başarılarımız vardır. Gece ise bütün bunlar biraz silinir. Bir barda ya da taksinin arka koltuğunda insanlar birkaç saatliğine yalnızca insan olarak kalabilirler. Jarmusch’un Night on Earth’ünün Helsinki’ye vardığında Kaurismäki’nin dünyasına bu kadar kolay karışabilmesinin nedeni de belki budur. İkisinin şehirleri farklıdır, mizahlarının ritmi farklıdır, hikâyelerini anlatma biçimleri farklıdır. Ama kameraları gecenin sonunda aynı insanları bulur: Hayatın büyük kısmını kazanamamış fakat bütün yenilgilerine rağmen insanlığından vazgeçmemiş olanları.

Onları kurtaran büyük fikirler değildir. Bazen bir şarkıdır. Bazen bir bardak içkidir. Bazen bir araba yolculuğudur. Bazen de başka bir insanın, hiçbir şey söylemeden yanlarına oturmasıdır.

Jarmusch ile Kaurismäki’nin sineması belki de bu yüzden karamsar olduğu kadar teselli edicidir. İki yönetmenin filmlerinde de dünya düzelmez ama birileri hâlâ birilerine yer açar.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page