Bir Heykel Nasıl Veda Eder?

Bazı rejimler bir konuşmayla, bir seçimle ya da imzalanan bir belgeyle sona erer. Fakat sinemada tarihin bittiğini çoğu zaman başka türlü anlarız: Bir bayrak indirilir, bir üniforma çıkarılır, bir duvar yıkılır ya da yıllarca bir meydanın ortasında duran heykel yerinden sökülür.
Theo Angelopoulos’un Ulis’in Bakışı ile Wolfgang Becker’ın Elveda Lenin! filmlerindeki Lenin heykellerini art arda düşündüğümde aklıma önce siyasal bir lider değil, yerinden edilmiş iki beden geliyor. Biri parçalara ayrılmış hâlde bir nehir üzerinde taşınıyor; diğeri bütünlüğünü korusa da bir helikoptere asılı biçimde gökyüzünden geçiriliyor. Aynı tarihsel figür, iki ayrı filmde, iki farklı vedanın bedenine dönüşüyor.
Ulis’in Bakışı’nda Lenin heykeli artık ayakta değildir. Başı, gövdesi ve elleri sökülmüş, parçaları bir mavnaya yerleştirilmiştir. Bir zamanlar meydanın merkezinde duran, insanlara yukarıdan bakan ve ileri uzattığı eliyle geleceğin yönünü gösteren figür şimdi yataydır. İktidarın diliyle konuşan anıt, kaidesinden indirildiği anda kırılgan bir nesneye dönüşür.
Meydanda duran bir heykel, gücünü hareketsizliğinden alır. Orada daima bulunacakmış gibi görünür. Zamana, rejimlere ve insan ömrüne meydan okur. Taşınmaya başlandığında ise bu yanılsama bozulur. Heykelin ağırlığı, eklem yerleri, parçaları ve onu bir yerden başka bir yere götürmek için gereken bütün mekanizma görünür hâle gelir. Angelopoulos’un Lenin’i tam da böyle görünür olur: Bir simgeden çok, parçalanmış bir bedendir o.
Heykel Tuna boyunca ağır ağır ilerlerken sahne sıradan bir nakliye işi olmaktan çıkar. Nehir kıyısında duran insanlar ona bakar; bazıları haç çıkarır. Ortaya neredeyse dinsel bir görüntü çıkar. Ateizmi temsil eden siyasal bir figür, çöküşünden sonra kutsal bir kalıntı gibi uğurlanmaktadır.
Bu görüntüyü yalnızca sosyalizmin cenazesi olarak okumak kolaydır. Fakat Angelopoulos’un sinemasında hiçbir tarihsel kayıp bu kadar yalın değildir. Çünkü nehirde taşınan şey yalnızca Lenin değildir. Onunla birlikte yirminci yüzyılın büyük vaatleri, devrim düşüncesi, ortak gelecek inancı ve bütün bunların geride bıraktığı hayal kırıklığı da taşınır.
Heykelin parçalanmışlığı Balkanların parçalanmışlığıyla birleşir. Ülkeler dağılmış, sınırlar değişmiş, şehirler savaşın içinde birbirinden kopmuştur. Lenin’in başı, eli ve gövdesi arasındaki ayrılık, coğrafyanın kendi bedenindeki yarılmaya benzer. Bu sahneyi etkileyici kılan asıl şey, heykelin yok edilmemesidir.
Lenin eritilmez, gömülmez, paramparça edilip tanınmayacak hale getirilmez ya da gözden uzak bir depoya kapatılmaz. Yolculuk etmeye devam eder. Temsil ettiği siyasal düzen sona ermiş olsa da onun bedeni Avrupa’nın nehirleri boyunca ilerlemeyi sürdürür. Sanki tarih bittiği yerde kalamaz; parçalarına ayrıldıktan sonra bile başka coğrafyalara, başka hafızalara taşınır.
Angelopoulos için geçmiş, arkada bırakılabilecek bir ülke değildir. İnsan sınırı geçebilir, rejim değişebilir, meydanların adı yenilenebilir; fakat geçmiş, yaşayanların peşinden gelir. Bazen bir şarkıda, bazen bir yüzün suskunluğunda, bazen de bir mavnanın üzerinde taşınan dev bir heykelde yeniden belirir.
Elveda Lenin!’de ise aynı tarih çok daha farklı bir hareketle karşımıza çıkar.
Wolfgang Becker’ın Lenin’i parçalanmamıştır. Heykel hâlâ bütündür; ancak artık yere basmaz. Bir helikoptere asılmış, Berlin’in üzerinde taşınmaktadır. Angelopoulos’un heykeli tarihin bütün ağırlığıyla su üzerinde ilerlerken Becker’ın heykeli havada asılı kalır.
Bu görüntü ilk bakışta daha hafif, hatta biraz komiktir. Devasa bir Lenin, sıradan binaların arasından uçurularak götürülmektedir. Fakat sahnenin duygusu, heykelin kendisinden çok ona bakan Christiane’den doğar.
Christiane komadan uyandığında Doğu Almanya artık yoktur. Oğlu Alex, annesinin sağlığının bozulmasından korktuğu için bu gerçeği ondan saklar. Evin içinde kaybolmuş bir ülkenin küçük bir maketi kurulur. Eski ürünler bulunur, kavanozların etiketleri değiştirilir, sahte haber yayınları hazırlanır. Tarih sona ermiştir; fakat Alex, birkaç eşya ve birkaç görüntü yardımıyla onu annesi için sürdürmeye çalışır. Bu küçük düzenin dışında ise Berlin hızla değişmektedir. Batılı otomobiller, reklamlar, yeni markalar ve yeni alışkanlıklar şehri kaplamıştır. Alex’in evin içinde koruduğu geçmiş, dışarıda çoktan sökülüp atılmaktadır.
Christiane sokağa çıktığında, oğlunun kurduğu dekorun dışına da çıkar. Lenin heykelinin gökyüzünde taşındığını gördüğü an, ondan saklanan hakikat bir haber bülteniyle değil, bir imgeyle karşısına dikilir.
Lenin’in ileri uzanmış eli Christiane’ye doğru yönelmiş gibidir. Bu elin ne söylediğine karar vermek kolay değildir. Onu çağırıyor mu, durmasını mı istiyor, yoksa son kez vedalaşıyor mu? Belki üçünü birden yapıyordur.
Sahnenin hüznü, Christiane ile seyircinin aynı görüntüyü farklı bilgilerle izlemesinden doğar. Christiane gökyüzünde taşınan bir heykel görür. Biz ise onun hayatını anlamlandıran siyasal dünyanın yerinden söküldüğünü biliriz. Onun için anlaşılması güç bir görüntü olan şey, bizim için bir dönemin açık ilanıdır.
Artık Lenin’in basacağı bir zemin yoktur. Onu taşıyacak bir meydan, temsil edeceği bir devlet, işaret edeceği ortak bir gelecek kalmamıştır. Heykel bütündür; fakat bütünlüğü anlamsızlaşmıştır.
Angelopoulos’un Lenin’i parçalanmış ama ağırdır. Becker’ın Lenin’i bütün ama köksüzdür.
İki heykel arasındaki en güçlü ayrım burada ortaya çıkar. Ulis’in Bakışı geçmişi taşınması kaçınılmaz bir yük gibi görür. Elveda Lenin! ise geçmişi korunmaya çalışılan kırılgan bir kurguya dönüştürür.
Angelopoulos’un kahramanı kayıp film makaralarını bulmak için Balkanlar boyunca yolculuk eder. Görüntülerin peşinden giderek geçmişe ulaşmaya çalışır. Becker’ın Alex’i ise görüntüler üretir. Geçmişe ulaşmak değil, sona ermiş olanı annesi için yeniden sahnelemek ister.
Birinde geçmiş aranır, diğerinde icat edilir.
Lenin heykeli her iki arayışın da ortasında durur. Daha doğrusu, artık duramaz; taşınır. Çünkü bu filmlerde tarih sabit bir anıt olmaktan çıkmıştır. Yerinden edilmiş, dolaşıma girmiş, başka anlamlara açılmıştır.
Heykeller genellikle hatırlamak için dikilir. Fakat Ulis’in Bakışı ile Elveda Lenin!, bir heykel kaldırıldığında neyin unutulduğunu değil, neyin hatırlanmaya başladığını gösterir. Lenin meydandayken belirli ve resmî bir anlam taşır. Rejimin gücünü, ideolojik sürekliliği ve geleceğe duyulan güveni temsil eder. Kaidesinden indirildiğinde ise bu anlam çözülür.
Heykel artık sorular üretmeye başlar.
Ona kim inanmıştı? Kim ondan korkmuştu? Kim onu her gün görmüş ama hiç bakmamıştı? Kimler onun gölgesinde büyümüş, kimler gençliğini geçirmişti? Bir siyasal simge ortadan kaldırıldığında, o simgenin çevresinde kurulmuş hayatlara ne olur?
İki film de sosyalizmin sona erişini basit bir kurtuluş hikâyesine dönüştürmez. Angelopoulos’un Balkanları savaş, göç ve parçalanma içindedir. Becker’ın Berlin’inde ise eski ideolojinin boşalttığı alan hızla tüketim kültürü tarafından doldurulur. Bir dünyanın çöküşü, yerine mutlaka daha anlamlı bir dünyanın kurulacağı anlamına gelmez.
Bu nedenle taşınan heykellerde yalnızca siyasal yenilginin değil, yasın da izleri vardır.
Yas tutulan şey Lenin’in kendisi değildir belki. İnsanların gençliği, inandıkları gelecek, alıştıkları sokaklar ve kendilerini ait hissettikleri dünya da onunla birlikte uzaklaşır. Bir rejimin suçları, baskıları ve başarısızlıkları bütün açıklığıyla kabul edilebilir; yine de o rejimin içinde yaşamış insanların geçmişleri bütünüyle hükümsüz sayılamaz.
Tarih değiştiğinde, insanlar yalnızca yeni bir düzene uyanmaz. Bir önceki hayatlarının anlamını da yeniden kurmak zorunda kalır.
Christiane’nin gökyüzündeki Lenin’e bakışı bu yüzden yalnızca politik değildir. Kendi ömrünün ortadan kaybolan bir bölümüne bakmaktadır. Angelopoulos’un nehir kıyısındaki insanları da yalnızca devrilmiş bir lideri seyretmez. Kendi tarihlerini, parçalanmış bir beden hâlinde önlerinden geçerken görürler.
Ulis’in Bakışı’ndaki veda ağır, törensel ve kolektiftir. Elveda Lenin!’deki veda ise kişisel, ironik ve neredeyse masalsıdır. Birinde heykel nehir boyunca bir cenaze gibi ilerler; diğerinde gökyüzünde, yerini kaybetmiş bir tanrı gibi uzaklaşır. Fakat ikisinin de gidebildiği yer sınırlıdır.
Meydanlardan kaldırılabilir, sınırların ötesine taşınabilir, depolara kapatılabilirler. Yine de tarihin imgeleri bütünüyle yok olmaz. Kendilerine bellekte yeni kaideler bulurlar. Filmlerde, fotoğraflarda ve onları yıllar sonra izleyen insanların zihninde yeniden yükselirler.
Belki de bu yüzden iki filmde Lenin gerçekten veda edemez.
Biri parçalanmış bedeniyle nehirde ilerler, diğeri havada asılı hâlde elini uzatır. İkisi de uzaklaşırken geride aynı soruyu bırakır:
Bir çağ sona erdiğinde, onun hayaletini kim taşır?




Yorumlar