Aynı Boşlukta, Farklı Yörüngelerde: Her, Lost in Translation ve Sputnik Sevgilim Üzerine
- MOY

- 2 gün önce
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 gün önce
Bazı eserler yalnızlığı bağırarak anlatmaz. Onu bir sesle, bir otel odasıyla, bir kuyuyla, bir kulaklıkla, söylenmeyen bir cümleyle anlatır. Bu metinde ele alınan Her ve Lost in Translation filmleri ile Haruki Murakami'nin Sputnik Sevgilim romanı tam da böyle bir sessizlikte buluşur. İlk bakışta aralarında hiçbir bağ yokmuş gibi görünür. Biri yakın gelecekte geçen bir yapay zeka aşkı, diğeri Tokyo'da iki yabancının kısacık karşılaşması, üçüncüsü ise bir adanın ıssız bir gecesinde kaybolan bir kadının ardından yazılmış, sessiz ve gizemli bir roman. Ama bir noktadan bakıldığında hepsi aynı soruyu sorar: Gerçek temas mümkün değilse, insan sevmeyi hangi ara-yüzlerle öğrenir?
Aslında Sputnik Sevgilim'in adı bile bu sorunun cevabını taşır. Romanda bir karakter, Sputnik uydusunun adının aslında "yol arkadaşı" anlamına geldiğini hatırlatır ama fırlatılan iki uydu, aynı yörüngede dönseler bile birbirlerine asla değmezler. Murakami bu imgeyi insan ilişkilerine taşır. Bazı insanlar birbirlerine sonsuz bir yakınlıkla bağlıdır, aynı hızda, aynı yönde hareket ederler ama aralarındaki mesafe hiçbir zaman kapanmaz. Bu, aslında Her ve Lost in Translation'ın da sessizce anlattığı şeydir. Bu soru yalnızca romantik bir mesele olarak değil, kalabalığın ortasında kaybolmuşluk, dile getirilemeyen yakınlık, tamamlanmamış bağlar ve gerçekliğin kendisinden değil de bir aracıdan geçerek kurulan ilişkiler meselesi olarak ele alınmalıdır. Theodore bir işletim sistemiyle konuşur, Bob ile Charlotte bir otel barında birbirlerine değil kendi yansımalarına bakar, Murakami'nin karakterleri ise çoğu zaman bir kuyunun dibinde ya da bir telefon hattının ucunda birine ulaşmaya çalışır. Üçünde de asıl mesele, insanın karşısındakine dokunamıyor oluşu değil, dokunmanın artık başka bir biçim almış olmasıdır.
Kalabalığın İçinde Kaybolmak
Her filminde Los Angeles, camdan yüksek binalarla, pastel tonlarla, sürekli bir sesle konuşan insanlarla dolu bir şehirdir. Theodore bu şehirde yapayalnızdır ama bu yalnızlık ıssızlıktan değil, tam tersine aşırı doluluktan doğar. Herkes kendi kulaklığındaki sesle meşguldür, herkes kendi ekranına bakar, herkes bir yerlerde biriyle “bağlantılı”dır ama hiç kimse gerçekten kimsenin yanında değildir. Theodore'un boşanma sürecindeki acısı da bu şehrin genel ruh haliyle örtüşür. Yakınlık artık dokunarak değil, arayla, mesafeyle, bir sesle inşa edilir.
Lost in Translation filminin çekildiği yer olarak seçilen Tokyo da benzer bir işlev görür. Milyonlarca insanın yaşadığı bu şehirde Bob ve Charlotte, dil bariyeri ve kültürel yabancılaşma yüzünden neredeyse görünmez hâle gelir. Neon ışıklarla, reklam panolarıyla, sürekli hareket eden bir kalabalıkla çevrilidirler ama bu kalabalığın hiçbiri onlara ulaşmaz. Otel odasının camından şehri izleyen Charlotte, dünyanın en kalabalık yerinde bile kimseyle temas kuramayan birinin görüntüsüdür.
Sputnik Sevgilim'de de bu örüntü aynı yoğunlukla tekrar eder. Romanın anlatıcısı K., Tokyo'nun gündelik akışının içinde ders verir, arkadaşlarıyla görüşür, sıradan bir hayat sürer; ama sevdiği kadın Sumire'ye duyduğu bağlılık bu akıştan tamamen kopuktur. Sumire ise Miu'ya âşık olur. Bir kadın, başka bir kadına, karşılıksız ve açıklanamaz bir şiddetle bağlanır. Üç karakter de aynı şehirde, aynı zaman diliminde yaşar; ama her biri kendi yörüngesinde, birbirine değmeden döner durur. Üç eserde de mekân kalabalıktır ama duygu ıssızdır. Şehir doludur, insan boştur.
Tamamlanmayan Bağlar
Theodore'un Samantha'yla ilişkisi hiçbir zaman fiziksel bir varlık kazanmaz. Bu ilişki bir sesle başlar, bir sesle derinleşir ve sonunda yapay zekanın kendisini insanın anlayamayacağı bir varoluş biçimine evriltmesiyle, yine bir sesin sessizliğe dönüşmesiyle biter. Theodore, sevdiği şeyin aslında hiç "orada" olmadığını, sadece kendisiyle aynı frekansta titreşen bir sesten ibaret olduğunu geç fark eder.
Lost in Translation'da da benzer bir tamamlanmamışlık vardır. Bob ile Charlotte'un ilişkisi yavaşça, neredeyse fark edilmeden yoğunlaşır ama bu yoğunlaşma hiçbir zaman klasik anlamda bir "aşk hikâyesine" dönüşmez. Film, ikisinin arasında geçen en önemli cümleyi izleyiciden saklar. Bob, Charlotte'un kulağına bir şey fısıldar ve biz bunu hiç duymayız. Bu sahne, filmin tüm felsefesini özetler. Bazı yakınlıklar, tam olarak ifade edildiği anda kaybolur. Onları koruyan şey söylenmemiş olmalarıdır.
Sputnik Sevgilim'de bu tamamlanmamışlık, romanın tüm omurgasını oluşturur. Sumire, bir Yunan adasında gizemli bir şekilde kaybolur. Ne öldüğüne dair bir kanıt vardır ne de hayatta olduğuna. K. onu aramaya gider, adanın ıssız gecesinde tuhaf, neredeyse metafizik bir sesle karşılaşır ama Sumire'ye asla ulaşamaz. Roman, kayboluşu çözmeden biter. K.'nın Sumire'ye duyduğu sevgi de hiçbir zaman karşılık bulmaz. Sumire onu bir dost olarak sever ama arzusu hep Miu'ya yöneliktir. Üç karakter de birbirine bir kez, belki de sadece bir gece, gerçekten yaklaşır. Sonra o yakınlık, tıpkı adı geçen uydular gibi, sonsuza dek açılan bir mesafeye dönüşür.
Ara-yüzler: Sesler ve Sessizlik
Bu üç eserin en güçlü ortak noktası, gerçek temasın yerini bir aracının almasıdır. Theodore, karşısında bir beden olmadan, sadece bir sesle âşık olur. Bu, filmin en cesur önerisidir: belki de yakınlık, bedenin değil, dikkatin ve zamanın paylaşılmasıyla kurulur. Samantha, Theodore'u dinler, onu hatırlar, onunla büyür, gelişir, cevap verir ve bu, fiziksel temastan daha gerçek hissettirir kendini. Theodore, başlangıçta bunu özgürleştirici bir şey gibi yaşar. Samantha’nın bedensizliği, onu gündelik ilişkinin ağırlığından kurtarır. Ama bu bedensizlik filmin ilerleyen kısımlarında başka bir anlam kazanır. Samantha yalnızca Theodore’a ait değildir. Aynı anda binlerce kişiyle konuşur, onlarla aşk yaşar. Theodore bunu fark edince hakikatin acı yüzüyle karşılaşır.
Lost in Translation'da ise ara-yüz tam tersi bir yöne işler: sessizlik. Bob ile Charlotte arasındaki en yoğun anlar, konuşmadıkları anlardır. İkilinin arasında gelişen ilişki, ikisinin de kendi hayatlarından geçici olarak uzak kaldıkları anda doğar. Otel barında, karaoke odasında, yürüyüşlerde, yatakta uzanıp tavana baktıkları sahnelerde birbirlerine yakınlaşırlar ve ilişkilerini sözlerin başaramayacağı bir yakınlığa taşırlar. Burada dil, iletişimin aracı olmaktan çok, iletişimin önündeki bir engel gibi işler. Asıl temas, dilin devre dışı kaldığı anlarda kurulur.
Sputnik Sevgilim'de ise bu ara-yüz gece yarısı çalan bir telefona dönüşür. Roman boyunca K. ile Sumire arasındaki en yoğun temas, gece geç saatlerde yapılan telefon konuşmalarıyla kurulur. İki insan, aynı şehrin farklı köşelerinde, karanlıkta, sesleriyle birbirine dokunur. Adadaki gece sahnesinde ise Murakami bunu daha da ileri götürür. K., kaybolan Sumire'nin izini sürerken, gerçeklik ile rüya arasındaki bir eşikte, açıklanamaz bir ışık ve ses duyar. Sanki gerçek dünyada kurulamayan bağ, ancak akıl ile rüyanın sınırında, yarı mistik bir kanaldan mümkün olacaktır.
Üç eserde de ortak olan şey şudur: doğrudan temas bir şekilde bloke olmuştur. Teknoloji, kültürel yabancılaşma ya da açıklanamaz bir kayboluş yüzünden. Ve insan bu blokajı aşmak için kendine yeni bir dil icat eder. Ses, sessizlik, gece yarısı çalan bir telefon... Hepsi aynı ihtiyacın farklı cevaplarıdır.
Söylem ve Duygu Arasında Gidip Gelmek
Bu üç eserin estetiği de birbirine akraba bir yerden beslenir. Sofia Coppola'nın Lost in Translation'daki anlatımı, önemli şeyleri asla açıkça söylemeyen, uzun sessiz planlarla, bakışlarla, jestlerle konuşan bir sinema dilidir. Spike Jonze'un Her'deki pastel, sıcak ama melankolik görsel dünyası da benzer bir yumuşaklıkla çalışır. Dram, çoğu zaman yüksek sesle değil, bir yüz ifadesinin ince değişimiyle anlatılır. Bu noktada Coppola ve Jonze’un gerçek hayatta bir dönem evli olduğunu, bu nedenle bu iki filmin duygusal DNA'sının akraba olmasının hiç şaşırtıcı olmadığını söylemekte fayda var.
Murakami'nin düzyazısı da aynı ilkeye sadıktır. Sade, düz cümlelerle, altında devasa bir duygusal boşluk taşır. Sputnik Sevgilim'de K. kahve yapar, iş yerine gider, öğrencileriyle sıradan konular konuşur ama satır aralarında, Sumire'nin kayboluşunun bıraktığı boşluk hiç kapanmaz. Roman, kaybın kendisini hiçbir zaman büyük bir dramla anlatmaz. K.'nın hüznü, günlük hayatın sıradanlığının içine, neredeyse fark edilmeden sızar. Üç eserde de "az söyleyip çok hissettirme" estetiği hâkimdir; duygu, doğrudan adlandırılmaz, çevresinde dolaşılarak hissettirilir.
Batı'ya Açılan Pencereler
Sputnik Sevgilim'in karakterleri de sürekli caz ve klasik müzik dinler, Avrupa edebiyatına gönderme yapar, Sumire'nin en sevdiği yazarlardan biri Jack Kerouac'tır; kendi kültüründen bir parça kopuk, melez bir iç dünyaları vardır. Bu, Lost in Translation'daki Bob'un durumuyla tuhaf bir simetri kurar: Bob, Japonya'da kendi kültüründen kopmuş bir Amerikalı olarak, bu arada kalmışlığı fiziksel olarak yaşar. Otel barındaki viskisi, reklam çekimindeki gülünç talimatlar, anlamadığı bir dilde verilen yönergeler, hepsi onu kendi kültürünün dışına, ama yeni kültürün de içine tam giremeyen bir eşiğe yerleştirir. Murakami'nin karakterleri de benzer bir eşikte yaşar. Tokyo'da olmalarına rağmen zihinleri sürekli başka bir yere, başka bir müziğe, başka bir dile kayar.
Birbirine Değmeyen Uydular
Her, Lost in Translation ve Sputnik Sevgilim, sonunda aynı büyük soruya varır: İnsan, doğrudan temas kuramadığında sevmeyi bırakır mı, yoksa yeni bir dil mi icat eder? Bu üç eser de ikinciyi seçer. Theodore bir sesle, Bob ve Charlotte söylenmeyen bir cümleyle, K. ise gece yarısı çalan bir telefonla ya da bir adanın karanlığında duyduğu açıklanamaz bir sesle sevmeyi öğrenir. Hiçbiri klasik anlamda "mutlu son"la bitmez, ama hiçbiri tam anlamıyla trajik de değildir. Belki de bunun nedeni, üçünün de bize aynı şeyi fısıldamasıdır: yakınlık, artık dokunmakla değil, dikkatle, sabırla ve bazen sadece aynı sessizliği paylaşmakla kurulur.
Sputnik Sevgilim'in adı, aslında bu üç eserin de ortak kaderini özetler. Sumire'nin bahsettiği gibi, Sputnik uyduları bir yol arkadaşı olmak için fırlatılmıştı ama uzayın soğuk boşluğunda, aynı yörüngede dönseler bile birbirlerine hiç değmediler. Theodore ile Samantha, Bob ile Charlotte, K. ile Sumire… Hepsi bir süre aynı yörüngede, aynı hızda, birbirlerine çok yakın döndüler. Belki de gerçek yakınlık, iki uydunun buluşması ya da çarpışması değil, aynı karanlıkta, aynı mesafeden, birbirini hiç kaybetmeden dönebilmesiyle ilişkilidir.



Yorumlar