Alkışlanan Sanatçı, Denetlenen Beden: Başkalarının Bakışında Kendini Aramak

Bir insan, sahnede yüzlerce kişi tarafından hayranlıkla izlenirken sahneden indiği anda aynı insanların dünyasında nasıl görünmez olabilir? Yeteneği alkışlanan bir beden, konser salonunun dışına çıktığında neden denetlenmesi gereken bir bedene dönüşür? Peter Farrelly’nin Green Book filmi, görünürde birbirine hiç benzemeyen iki adamın birlikte çıktıkları yolculuk boyunca kurdukları ilişkiyi anlatır. Ancak filmin asıl gerilimi Don Shirley ile Tony Vallelonga’nın farklı karakterlerinden çok, dünyada işgal ettikleri farklı konumlardan doğar. Tony, çoğu zaman nereye ait olduğunu sorgulamak zorunda kalmadan yaşayan biridir; Shirley ise girdiği her mekânda önce nasıl görüleceğini, nasıl değerlendirileceğini ve ne ölçüde kabul edileceğini hesaplamak zorundadır. Bu nedenle yolculuk boyunca aynı otomobilin içinde yalnızca iki farklı insan değil, iki farklı özgürlük biçimi yan yana hareket eder.
Tony’nin dünyayla ilişkisi doğrudandır. Acıktığında yemek yer, öfkelendiğinde bağırır, sorun yaşadığında gerektiğinde fiziksel gücüne başvurur. Kabalığı, taşkınlığı ya da görgüsüzlüğü çoğu zaman yalnızca onun kişisel özellikleri olarak değerlendirilir. Shirley’nin davranışları ise hiçbir zaman yalnızca kendisine ait değildir. Onun nasıl konuştuğu, nasıl giyindiği, ne kadar öfkelendiği ya da ne kadar kontrollü davrandığı sürekli daha geniş bir toplumsal bakışın içine yerleştirilir. Tony’nin hataları Tony’ye aittir, Shirley’nin hataları ise kolaylıkla onun kimliği hakkında genel bir yargıya dönüştürülebilir. Filmdeki temel eşitsizliklerden biri burada görünür hâle gelir. Tony’nin birey olmasına izin verilirken Shirley’den sürekli bir şeyi temsil etmesi beklenir.
Filme adını veren The Negro Motorist Green Book bu farkın en somut göstergelerinden biridir. Rehber, siyah yolcuların hangi otellerde kalabileceğini, hangi restoranlarda yemek yiyebileceğini ve hangi işletmelerde hizmet alabileceğini gösterir. İlk bakışta koruyucu bir işleve sahiptir. Amacı yolculuğu daha güvenli hâle getirmektir. Ancak aynı zamanda Amerika’nın görünmeyen ırksal sınırlarını da kayda geçirir. Tony’nin böyle bir rehbere ihtiyacı yoktur, çünkü onun için otel, restoran ya da yol büyük ölçüde sıradan birer mekândır. Shirley içinse aynı mekânların her biri kabul edilme ya da dışlanma ihtimalini taşır. Nerede uyuyabileceği, hangi masaya oturabileceği, hangi tuvaleti kullanabileceği ve kimi zaman hangi saatte hangi bölgede bulunabileceği önceden belirlenmiştir.
Foucault’nun iktidar üzerine düşünceleri tam da bu noktada açıklayıcı hâle gelir. İktidar yalnızca açık bir yasak ya da fiziksel zor kullanımı biçiminde işlemez. Bazen insanları mekânlara dağıtarak, onların nerede bulunabileceğini ve nerede bulunamayacağını belirleyerek çalışır. Bu bakımdan Green Book yalnızca Shirley’ye güvenli yolu göstermez, onun özgürlüğünün sınırlarını da görünür kılar. Shirley resmî olarak özgürdür. Seyahat edebilir, konser verebilir, para kazanabilir ve ülkenin farklı şehirlerine gidebilir. Ancak özgürlüğü, önceden çizilmiş alanların içinde kullanılabilir. Tony ise aynı sınırların varlığını çoğu zaman ancak Shirley ile birlikte yolculuk etmeye başladığında fark eder.
Bu fark en belirgin biçimde Shirley’nin sahnedeki konumuyla sahne dışındaki hayatı karşılaştırıldığında ortaya çıkar. Konser başladığında bütün dikkat onun üzerindedir. Beyaz seyirciler onun müziğini hayranlıkla dinler, zarafetini ve yeteneğini takdir eder. Shirley burada yalnızca kabul edilen değil, hayranlık duyulan biridir. Ancak konser bittiğinde bu hayranlığın toplumsal eşitliğe dönüşmediğini görürüz. Onu alkışlayan insanlar, kendileriyle aynı restoranda yemek yemesine ya da aynı tuvaleti kullanmasına karşı çıkabilir. Shirley’nin sanatı kabul edilirken bedeni dışarıda bırakılır. Böylece film çok çarpıcı bir ayrımı görünür kılar. Kültürel hayranlık ile toplumsal eşitlik aynı şey değildir.
Shirley’nin trajedisi, yeteneğinin bile onu eşit hâle getirmemesinde yatar. Yeteneği, onu yalnızca belirli koşullar altında kabul edilebilir kılar. Beyaz seçkinler onu sahnede görmek ister, fakat gündelik hayatlarının eşit bir parçası olarak görmek istemezler. Bu nedenle Shirley’nin görünürlüğü özgürleştirici olmaktan çok ikili bir nitelik taşır. Görünürdür, çünkü olağanüstü bir sanatçıdır. Aynı zamanda sürekli değerlendirilir, çünkü bu görünürlüğü belirli bir davranış biçimini sürdürmesine bağlıdır. Eğitimli, zarif, kontrollü ve kusursuz olması beklenir. Tony’nin böyle bir kusursuzluk zorunluluğu yoktur. O kaba olabilir, yüksek sesle konuşabilir, yanlış davranabilir ve yine de toplumsal meşruiyetini tamamen kaybetmez.
Foucault’nun gözetim düşüncesinde asıl önemli olan, bireyin dışarıdan izlenmesinden çok, zamanla bu bakışı kendi içinde taşımaya başlamasıdır. İnsan sürekli değerlendirildiğini bildiğinde, bir süre sonra kendisini başkasının gözünden kontrol etmeye başlar. Shirley’nin davranışlarında da benzer bir durum görülür. Nasıl oturacağını, nasıl konuşacağını, ne zaman susacağını ve ne kadar öfkelenebileceğini sürekli hesaplar. Başkalarının bakışı onun içine yerleşmiştir. Tony çoğu zaman önce davranıp sonuçlarını sonra düşünürken Shirley önce sonuçları hesaplamak, ardından davranmak zorundadır.
İki karakter arasındaki fark yalnızca kişilikleriyle açıklanamayacak kadar büyüktür. Tony de elbette toplumsal normların ürünüdür. İçinde yetiştiği çevre ona erkekliğin fiziksel güçle, dayanıklılıkla ve duyguları saklamakla ilişkili olduğunu öğretmiştir. Yabancı bulduğu şeyler karşısında alaycı, kaba ya da saldırgan davranması da bütünüyle doğal özellikler değildir. O da sınıfının, ailesinin ve erkeklik anlayışının biçimlendirdiği bir karakterdir. Ancak Tony’nin üzerinde işleyen normlarla Shirley’nin üzerinde işleyen normları eşitlemek mümkün değildir. Tony’yi biçimlendiren düzen aynı zamanda ona geniş bir hareket alanı tanır. İstediği restorana girebilir. Bir mekâna ait olup olmadığını sürekli düşünmez, sokakta ya da yolda varlığı başlı başına bir sorun hâline gelmez. Shirley ise ne kadar eğitimli, başarılı ya da varlıklı olursa olsun bedenine yüklenen anlamlardan kaçamaz.
Tony’nin ayrıcalığı tam da bu nedenle uzun süre görünmezdir. Ayrıcalığa sahip olan kişi, çoğu zaman yaşadığı kolaylıkları ayrıcalık olarak değil, hayatın doğal düzeni olarak görür. Tony için sıradan olan pek çok şey Shirley için sürekli müzakere edilmesi gereken bir haktır. Bir kapıdan girmek, bir masaya oturmak, gece yolda olmak ya da bulunduğu mekânda tehdit olarak görülmemek Tony’nin üzerine düşünmediği durumlardır. Yolculuk ilerledikçe Tony yalnızca Shirley’nin hayatını öğrenmez, kendi hayatında hiç fark etmediği kolaylıklarla da karşılaşır. Onun dönüşümünün önemli bir kısmı burada gerçekleşir.
Shirley’nin durumunu daha karmaşık hâle getiren şey ise toplumun saygınlık ölçütlerine oldukça yaklaşmış olmasına rağmen hiçbir zaman bütünüyle kabul edilmemesidir. Eğitimlidir, birkaç dil bilir, olağanüstü bir müzisyendir ve davranışları son derece kontrollüdür. Buna rağmen bütün bu özellikler onun önündeki ırksal sınırları ortadan kaldırmaz. Bu durum, normalleşme fikri açısından önemlidir. Shirley toplumun değer verdiği normlara yaklaşabilir, fakat normu belirleyenlerin arasına katılamaz. Onun asıl trajedisi, kurallara uymaması değil, kurallara uymasının bile yeterli olmamasıdır.
Yol kenarında çalışan siyah işçilerle göz göze geldiği sahne bu yüzden filmin en önemli anlarından biridir. Aynı ırksal kimliğin içine yerleştirilen insanlar arasında büyük bir sınıfsal ve kültürel mesafe vardır. Shirley, beyazların dünyasında tam anlamıyla kabul edilmezken siyah topluluğun bütün deneyimlerini de paylaşmaz. Film burada onun durumunu basit bir “iki dünya arasında kalmışlık” hikâyesine dönüştürme riski taşır, ancak Shirley’nin asıl meselesi bundan daha karmaşıktır. Sorun, nereye ait olduğunu bilmemesi değil, toplumun sürekli onun hangi kimliğe ait olması gerektiğine karar vermesidir.
Yağmur altında Tony ile yaşadığı tartışma bu nedenle filmin duygusal merkezlerinden birine dönüşür. Shirley’nin “O hâlde ben neyim?” sorusu yalnızca bireysel bir kimlik bunalımının ifadesi değildir. Bu soru, kendisini tanımlamak için önüne konulan bütün kategorilerin yetersizliğini açığa çıkarır. Beyazların dünyasına kabul edilmez, siyah kimliğinin belirli kalıplarına sığmaz ve erkekliğini de toplumun beklediği biçimde yaşamak zorunda bırakılır. Shirley’nin bölünmüş benliği, kendi içinden kendiliğinden doğmuş bir kararsızlıktan çok, kendisini sürekli sınıflandıran bakışların sonucudur. Bu noktada Foucaultcu okuma önemli bir ayrım sunar. Shirley’nin yolculuğunu “gerçek benliğini bulması” olarak yorumlamak fazla basit olur. Çünkü Foucault açısından kimlik, toplumsal ilişkilerden bağımsız, insanın içinde saklı ve değişmeden duran saf bir öz değildir. İnsan kendisini zaten başkalarıyla kurduğu ilişkiler, normlar ve söylemler içinde oluşturur. Asıl mesele, bize verilen kimliklerin mutlak olmadığını fark edip onlarla başka türlü bir ilişki kurabilmektir. Shirley’nin “Ben neyim?” sorusu bu nedenle kesin bir cevap aramaktan çok, başkalarının verdiği cevapların yetersizliğinin farkına varılması olarak okunabilir.
Tony’nin değişimi ise daha farklı bir yönde ilerler. Yolculuğun başında kendisini sorgulamaya pek ihtiyaç duymayan Tony, zamanla kendi bakışının da tarafsız olmadığını fark etmeye başlar. Shirley’nin yalnızlığını, sürekli kontrol altında yaşama zorunluluğunu ve gündelik hayatın sıradan görünen alanlarında karşılaştığı sınırları görür. Ancak Tony ile Shirley’nin dönüşümünü eşitlemek doğru olmaz. Tony’nin değişimi büyük ölçüde ahlaki bir öğrenme sürecidir. Önyargılarıyla karşılaşır ve bunların bir kısmından uzaklaşır. Shirley’nin değişimi ise çok daha temel bir soruyla ilgilidir. Hayatta kalmak için geliştirdiği özdenetim ile kendi arzuları arasında nasıl bir ilişki kuracaktır? Tony isterse yolculuk bittikten sonra eski hayatına geri dönebilir; Shirley ise aynı toplumsal düzenin içinde yaşamaya devam edecektir.
Bu nedenle Green Book’un dostluk üzerinden kurduğu çözüm hem filmin duygusal gücü hem de en önemli sınırlılığıdır. Tony’nin Shirley’yi tanıdıkça önyargılarının azalması önemlidir, fakat Shirley’nin karşılaştığı ayrımcılık yalnızca Tony gibi insanların yanlış düşüncelerinden kaynaklanmaz. Restoranlar, oteller, polisler, yasalar ve yerleşmiş davranış biçimleri tarafından sürdürülen yapısal bir düzen söz konusudur. Bir insanın değişmesi iki kişi arasında gerçek bir yakınlık yaratabilir, ancak bu yakınlık tek başına toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırmaz.
Üstelik Shirley’yi dışlayan insanların bir kısmı onu zaten tanımaktadır. Müziğini dinler, başarısını bilir ve ona hayranlık duyarlar. Sorun onu hiç görmemeleri değildir. Onu gördükleri hâlde eşit kabul etmemeleridir. Bu ayrım filmin ırkçılık meselesini yalnızca birbirini tanımayan insanların sorunu hâline getirmesini engelleyen en önemli noktadır. Shirley’nin yaşadığı şey bilgisizlikten çok daha derin bir toplumsal düzenin sonucudur.
Burada tam da bu nedenle filmin kendisine de aynı soruyu yöneltmek gerekir. Green Book Shirley’yi gerçekten kendi gözlerinden mi anlatır? Yoksa onun yalnızlığını ve parçalanmışlığını Tony’nin ahlaki gelişiminin bir aracı hâline mi getirir? Tony’nin geçmişini, ailesini, dilini ve dönüşümünü oldukça ayrıntılı biçimde izleriz. Shirley ise hikâyenin merkezinde olmasına rağmen daha kapalı bir karakter olarak kalır. Arzuları, geçmişi, kırılmaları ve kendi hayatına ilişkin anlatısı Tony kadar geniş bir alan bulmaz. Bu durum filmde ilginç bir çelişki yaratır. Green Book, Shirley’nin başkalarının bakışı altında nasıl denetlendiğini anlatırken kendisi de onu belirli bir bakışın içine yerleştirir. Shirley yine zarif, yalnız, kırılgan ve olağanüstü sanatçı olarak görünür. Başka bir deyişle film, onun görünürlüğünü artırırken bu görünürlüğün çerçevesini bütünüyle Shirley’ye bırakmaz. Belki de filmin en tartışmalı noktası budur: Başkalarının Shirley üzerindeki bakışını eleştirirken Shirley’yi tamamen kendi bakışından anlatmayı başaramaması.
Yine de Tony ile Shirley arasındaki ilişki filmin sonunda önemli bir değişim yaratır. Bu değişimi toplumsal sorunun çözümü olarak değil, iki insanın kendi konumlarını yeniden görmeye başlaması olarak düşünmek daha anlamlıdır. Tony, dünyaya baktığı yerin evrensel ve tarafsız olmadığını fark eder. Shirley ise kendisini yalnızca başkalarının kendisine biçtiği kimliklerin toplamı olarak görmek zorunda olmadığını sezmeye başlar. Hiçbiri toplumun dışına çıkmaz, hiçbiri iktidardan bütünüyle kurtulmaz, fakat ikisi de kendilerini ve birbirlerini oluşturan bakışlarla farklı bir ilişki kurmaya başlar.
Tüm bu üzerinde durulan nedenlerden dolayı Green Book yalnızca önyargıların aşıldığı bir dostluk hikâyesi değildir. Daha çok, bazı insanların dünyada var olabilmek için ne kadar az düşünmek zorunda kaldığını, bazılarının ise yalnızca bir odaya girmek için bile ne kadar çok şeyi hesaplamak zorunda olduğunu gösteren bir filmdir. Tony ile Shirley aynı yolu kat ederken birinin yolculuğu dünyaya başka türlü bakmayı öğrenmeye, diğerinin yolculuğu ise sürekli başkalarının gözleriyle görülmenin ağırlığı altında kendisine ait bir bakış geliştirmeye çalışmaya odaklanmaktadır.
Belki de filmin geride bıraktığı asıl soru ‘insan değişebilir mi’ değildir. Asıl soru: Başkalarının gözleriyle yaşamaya alışmış bir insan, bir gün kendisine kendi bakışıyla bakabilir mi?




Yorumlar